Şakak Estetiği

Akne(Sivilce) İzlerinde Punch, Dermabrazyon, Subsizyon ve Dermal Greft Tedavilerin Birlikte Kullanımı

Akne (sivilce) sonrası gelişen izlerde (skarlarda) birçok tedavi protokolü kullanılmaktadır: fraksiyonel CO2 lazer, mikroiğneli radyofrekans, dermabrazyon, dolgu ve otolog yağ transferleri gibi. Bunlar, akne izlerinin klinik şiddetine ve formuna göre seçilmekte; tek başına ya da kombine kullanılabilmektedir. Son yıllarda kombine tedavilerin daha fazla tercih edildiği görülmektedir. Özellikle derin boxcar ve rolling skarlarda tatmin edici sonuçlar için kombine tedaviler tercih edilmektedir. Skarların punchlar ile çıkarılması, punch alanlarına subsisyon uygulanması, dermabrazyon ve dermal greftlemenin kombine kullanımı ile seçilmiş hastalarda sonuçlar alınmaktadır.

Mevcut akne skarlarının klinik muayenesi ile skar klinik formaları ve klinik şiddetleri saptanarak cilt üzerinde boxcar skarların işaretlemeleri yapılmaktar. Kombine tedavinin yapılacağı alanın aseptik koşulları sağlanarak lokal anestezi uygulanır.

Kombine tedavinin ilk basamağında, boxcar skarların çaplarına göre seçilen uygun punchlar (1.0–2.5 mm çaplarında) ile skar dokusu, cilt altı yağ dokusuna kadar inilerek bu seviyeden kesilerek çıkarılır.

Punch deliklerinden (hollerinden) 18G iğne ya da Nokor iğneleri ile girilerek, tüm skar alanında skarlara(rolling skarlar gibi) subsizyon uygulanır.

Punch delikleri açılmış skar yüzeyinde deri orta derecede gerilir. Konik ya da elmas biçimli dermabrazyon uçları kullanılarak punch deliklerinden skar tabanına ve delik kenarlarına hafifçe aşındırıcı dermabrazyon uygulanır. Dermabrazyon, işaretlenmiş hafif skarlara punch uygulanmadan tek tek uygulanır. Dermabrazyon, skar kenarlarını mekanik olarak düzleştirir, böylece krater görünümünü azaltır. Özellikle rolling skarlarda etkilidir.

Dermal greftlerin alınması için sıklıkla donör bölge olarak kulak arkası seçilmekte. Kulak arkasınde aseptik koşullar sağlanarak lokal anestezi yapılmakta. Anestezi sonrası deriden epidemisin uzaklaştıtılması için dermabrazyon kulanılmakta. Noktasal kanama oluşuna kadar dermabrazyona devam edilerek epidermis kaldırılmakta.

Punchlar ile (akne skar alnında kullanılan çapların 0,5 mm daha büyük çaplı olanları ile) deri altı yağ dokusuna kadar inilerek dermal greftler kesilerek alınmakta ve steril serum fizyolojikli gazlı bez içerisinde saklanmakta. Donor alan antibiyotikli krem içeren gazlı bezler ile örtülerek sekonder iyileşmeye bırakılmakta(7-10 gün kapalı pansuman).

Dermal greftler skar alanında punh hollerine boyutlarına uygun olarak aktarılmakta. Hollerin derinliklerine göre greftlerde kesmeler yapılmakta ve hollerde kanma kontrol altına alınmalıdır.

Greftleme sonrası 7-10 gün sistemik antibiyotikler ve anti-inflamatuar ilaçlar kullandırılır. Greft alanı antibiyotikli yara örtüleri ile kapatılır. Greftleme sonrası yara kenarlarından yeniden epitelizasyon ile iyileşme zamanla gerçekleşmekte, 1 ay sonra belirgin kozmetik sonuçlar gözlenmektedir. 


 
Keloidler Neden Oluşur

Keloidler, görülme sıklığı %0,1-%10 arasında değişen (koyu tenli bireylerde keloid gelişme olasılığının, beyaz tenli kişilere göre 5 ila 15 kat daha fazla olduğu rapor edilmiştir) ve önemli bir küresel nüfusu etkileyen, derinin fibrotik büyümeleridir. Bu büyümeler, genellikle vücudun bütünsel estetiğini ve fonksiyonlarını olumsuz etkiler.

Keloidler, klinik görünüm açısından hipertrofik skarlara (HTS) benzemekle birlikte bazı farklılıklar gösterir:

  1. Gelişim Hızı ve Zamanı: Keloidler, deri hasarından sonra yavaş hızlarda bir başlangıç gösterir ve geç ortaya çıkabilirler.

  2. Büyüme Sınırı: Keloidler, deri hasarının sınırlarını aşma özellikleri bakımından HTS'lerden ayrılır.

Hem keloidler hem de hipertrofik skarlar, ağrı ve kaşıntı gibi ortak şikâyetlere neden olarak hastanın yaşam kalitesini fiziksel ve kozmetik endişelerle olumsuz etkileyebilirler. Ancak, hipertrofik skarlar zamanla kendiliğinden iyileşme kapasitesine sahipken, keloidler sıklıkla cerrahi, lazer veya ilaç enjeksiyonları gibi tedaviler gerektirmektedir.

Klinik olarak keloidler, renkleri kırmızıdan kahverengiye kadar değişen, farklı boyutlarda sert nodüller veya plaklardır.

Keloidlerin yapısında kolajen lifleri anormal derecede kalın ve yoğun bir şekilde paketlenmiştir. Kolajen liflerinin paralel bir şekilde hizalandığı normal yara izlerinin aksine, keloidlerde bu lifler genellikle gelişigüzel düzenlenmiştir. Bu düzensizlik, keloidin klinik olarak sert, kauçuksu dokusuna katkıda bulunur.

Keloidler ayrıca, normal yara izlerine göre daha fazla sayıda:

  • Doku destek dokusu (ekstraselüler matris; ECM) bileşeni içerir. Bu bileşenler arasında tip I ve III kolajen, elastin, fibronektin ve proteoglikanlar bulunur.

  • Kan damarı içerir.

  • İnflamatuar hücreler (lenfositler ve makrofajlar gibi) içerir.

Bu aşırı bileşenler nedeniyle keloidler, çevredeki deriden kabarık, daha kırmızı veya daha mor görünmektedir.

Çok sayıda faktör keloid oluşumuyla ilişkilendirilmiştir. Keloid gelişiminin altında yatan mekanizmalar genel bir bakış açısıyla sıralanacak olur ise; hastaya ait genetik yatkınlık ve endokrin sistem dâhil olmak üzere biyolojik faktörler, epigenetik ve fibrozis ile yeni damar yapılarının oluşumu ile birlikte doku büyümesinde rol oynayan inflamatuar ve bağışıklık sistemi sinyal yollarının rolleri sıralanabilir.

Keloid Yatkınlığının Genetiği

  • Keloidlerin kalıtımına ilişkin kapsamlı çalışmalarda hastalığın eksik penetranslı otozomal dominant kalıtım modu sergilediği bu nedenle aynı iale bireylerinde daha fazla kleoid gelişebileidği ifade edilmektedir. Bu ailesel yatkınlığın kliniği bazı bireylerde kulakta keloidler ile kendisini gösterirken bazılarında vücudun diğer kısımlarını tutan çok daha büyük keloidler bulunmaktadır.
  • Ailesel kalıtım modundan sorumlu genler belirlenmeye çalışılmıştır. Japon keloid sıklığı görülen ailelerde kromozom 2q23 ve Afro-Amerikan ailelerde ise kromozom 7p11 ile bağlantı kanıtlar bulunmuştur.
  • Keloidler, birkaç konjenital bozuklukta da klinik bir özellik olarak ortaya çıkabilir; bunların arasında en belirginleri Rubinstein-Taybi sendromu (RSTS) ve Goeminne sendromudur. Bu sendromlar ile ilişkili genetik varyantlar keloid gelişimindede rol oynayabilir. 
  • Daha ileri genetik çalışmalar genlerde ek aday lokuslar tanımladı. Keloidler, farklı grupları etkileyen birden fazla gen ile monogenik yerine oligogenik bir kalıtım örüntüsüne uyuyor gibi görünmektedir. 
  • NEDD4 geninin, çok sayıda etnik grupta keloid gelişimiyle ilişkisi göz önüne alındığında, keloid gelişiminde hayati bir işleve sahip olduğu görülmektedir. 

Endokrin Sistem ve Keloid Oluşumu

Renin-Anjiyotensin Sistemi

Artan kanıtlar, dokuların fibrotik süreçlerinde renin-anjiyotensin sisteminin (RAS) bir rolü olduğunu göstermektedir. Renin-anjiyotensin, dokularda bulunan Anjiyotensin II (Ang II), anjiyotensin tip 1 (AT1) ve anjiyotensin tip 2 (AT2) reseptörleri ve anjiyotensin dönüştürücü enzim (ACE) üzerinden etkili olmaktadır.

  • AT1 reseptörleri dokuda fibrozisi ve skar oluşumunu kolaylaştırırken, AT2 reseptörleri AT1 reseptör aktivasyonu aracılığıyla oluşan fibrotik etkileri hafifletir.

  • Ang II'nin esas olarak AT1 reseptör uyarımı yoluyla oluşan profibrotik etkisi; IL-6 gibi proinflamatuar mediyatörlerin, VEGF gibi anjiyogenik faktörlerin ve TGF-$\beta$1 ile bağ dokusu büyüme faktörü gibi fibrogenik faktörlerin salınımının artışı ile keloid gelişiminde rol oynamaktadır.

  • Ayrıca Ang II'nin, fibrozisi baskılayan ajanları (yani, metaloproteinazların doku inhibitörlerini) azalttığı görülmektedir.

Çalışmalar, hipertrofik skar ve keloidlerin tedavisinde ACE/Ang II/AT1 reseptör yolunu hedeflemenin etkili olabileceğini göstermektedir.

Seks Hormonları

Keloidlerin cinsiyetler arasında başlangıç yaşı farkı olmamakla birlikte, her iki cinsiyette de ergenlik döneminde ortaya çıkmaktadır. Keloid oluşumunun etiyolojisinde veya ilerlemesinde lokalize hiperandrojenizmin potansiyel bir rolü olduğu düşünülmektedir. Androjenler, keloidlerin gelişiminde itici bir güç görevi görebilmektedir. Bu amaçla, bir androjen blokeri olan finasterid, keloidlerde kullanılmış ve kaşıntı ile keloid boyutunda azalmalar sağlanmıştır.

D Vitamini

D vitamininin, hücre çoğalması ve farklılaşmasının düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığı, özellikle keloid fibroblastlar tarafından aracılık edilen doku fibrozisi ilerlemesini azalttığı ve dermal fibroziste kolajen üretimini engellediği düşünülmektedir. Bu amaçla keloidlere intralezyonel D vitamini enjeksiyonu (cm2 başına 0,2 ml [200.000 IU]) uygulanmıştır. Kalsiyum homeostazındaki klasik işlevinin ötesinde, D vitamini aynı zamanda hücre çoğalması, farklılaşması, onkogenezi, inflamasyonu ve fibrotik yanıtların da ayrılmaz bir parçasıdır. D vitamininin biyolojik etkisi, D vitamini reseptörü (VDR) aracılığıyla gerçekleşir. VDR'nin keloid patogenezinde potansiyel bir rolü olduğu ve koyu pigmentli cilde sahip bireylerde keloid skarı duyarlılığının artmasına katkıda bulunduğu ileri sürülmektedir.

Epigenetik ve Keloid Oluşumu

Epigenetik, biyolojide, DNA dizisinde (genetik kodda) herhangi bir değişiklik olmaksızın genlerin çalışma şeklini, yani hangi genlerin açılıp (aktif) hangi genlerin kapanıp (pasif) kalacağını inceleyen bilim dalıdır. Genetik, DNA dizisinin kendisidir (örneğin, bir kitabın kelimeleri). Bu dizilim genellikle doğumdan itibaren sabittir. Epigenetik ise bu dizilimi değiştirmeden, hangi "kelimelerin" (genlerin) okunacağını ve ne zaman okunacağını belirleyen mekanizmalar bütünüdür. Epigenetik değişiklikler, çevresel faktörler, diyet, yaşam tarzı (sigara, egzersiz), stres ve yaşlanma gibi dış etkenlere tepki olarak oluşur. Bu, bireyin yaşam tarzı seçimlerinin genlerinin ifade edilme biçimini değiştirebileceği anlamına gelir. Vücudunuzdaki bir kas hücresi ile bir sinir hücresi aynı DNA'ya sahiptir, ancak farklı işlevler görürler. Bu farklılaşma, bir hücrede kas genlerinin "açık", sinir genlerinin "kapalı" olmasını sağlayan epigenetik mekanizmalar sayesinde gerçekleşir. Epigenetik değişiklikler, hücre bölünmeleri sırasında korunabilir ve bazı durumlarda, nesiller arası kalıtımla (genetik kod değişmeden) aktarılabilir.

Epigenetik, DNA'nın nasıl okunacağını etkileyen kimyasal işaretler veya etiketler aracılığıyla çalışır. DNA metilasyonu DNA zincirindeki belirli bölgelere (genellikle genin başlangıcına) bir metil grubunun eklenmesidir. Bu eklenme genellikle ilgili genin ifadesini baskılar veya kapatır. DNA, hücreye sığmak için histon adı verilen proteinlerin etrafına sarılır. Histonların kimyasal olarak değiştirilmesi (örneğin asetil veya metil gruplarıyla), DNA'nın ne kadar sıkı sarılı olduğunu belirler. Sıkı sarılma, genin erişilemez ve kapalı kalmasına neden olur. Gevşek sarılma, genin erişilebilir ve aktif (açık) hale gelmesine neden olur.

Keloidler histon modifikasyonu, DNA metilasyonu, miRNA'lar, lncRNA'lar ve circRNA'lar dâhil olmak üzere birden fazla epigenetik bileşenin etkileşimini göstermektedir.

İnflamasyon ve Keloid Oluşumu

Sistemik Sitokinler

Sistemik inflamasyon, keloid gelişimini de düzenleyebilir. İnflamasyon; sitokinler, kemokinler ve tamamlayıcı sistemler tarafından düzenlenir. Bunlardan İnterlökinler (IL'ler), İnterferonlar (IFN'ler) ve Dönüştürücü Büyüme Faktörü (TGF), keloid gelişiminde kritik roller oynamaktadır.

  • IL-6, keloid gelişiminde önemli bir rol oynayan proinflamatuar bir sitokindir. Aktif doku inflamasyon alanlarında üretilir ve keloidi olan hastalarda kan IL-6 seviyelerinde artışlar fark edilmiştir. IL-6 uyarımı ile dokuda fibroblastik hücre proliferasyonu ve matris sentezinin meydana gelebileceği, bunun da keloide neden olabileceği teorize edilmiştir.

  • IL-37, IL-1 ailesine ait olan ve inflamatuar yanıtları baskılayan bir sitokindir. Keloidli hastalarda kanda IL-37 seviyeleri ile keloid şiddeti arasında negatif bir ilişki bulunmuştur. Sistemik IL-37 düzeylerinin azalmasına yönelik genetik duyarlılığın, keloid duyarlılığının artmasında rol oynayabileceği tahmin edilmektedir.

Doku Sitokinleri

Keloid oluşumunda rol oynayan doku sitokinleri arasında IL-22 ve IFN-alfa, beta ve gamma bulunmaktadır. T helper 2 sitokinleri, özellikle IL-4 ve IL-13'ün profibrotik mediyatörler olarak etkisiyle, yara izleri ve keloidlerin gelişiminde de önemli bir rol oynayabilir.

Makrofajlar ve Keloid İlişkisi

Makrofajların da skar oluşumunda önemli bir rol oynadığı bilinmektedir. Doku onarımı sırasında makrofajlar, iki ana fenotipe polarize olabilir: M1 ve M2M1 makrofajları öncelikle mikrobiyal ürünler veya proinflamatuar sitokinler (özellikle IFN-gamma) tarafından polarze olur. M1 polarizasyonu ile nitrik oksit oluşurken TNF-alfa ve beta, IL-1beta, IL-12 ve IL-23 dâhil olmak üzere büyük miktarlarda sitokin salınımı olmakta. M2 makrofajları IL-4 ve IL-13 gibi sitokinler tarafından polarize olmakta ve öncelikle yara iyileşmesi, anjiyogenez ve bağışıklık baskılanmasında rol oynar. M1/M2 makrofaj polarizasyonundaki dengesizliğin patolojik keloid oluşumunda rol oynadığı gösterilmiştir. Daha yüksek bir M2 makrofaj polarizasyonu hipertrofik skar oluşumu ile ilişkilendirilmiştir. Yara iyileşmesinin erken evrelerinde M1 azalması ve bunu izleyen M2 makrofaj gecikmesi, patolojik skarlaşma ile ilişkilendirilmiştir.

Doku Büyüme Uyarımı ve Keloid Gelişimi

Büyüme Faktörü (GF) Sinyalizasyonu ve Keloid Patogenezi

Dokuda yeni kan damarlarının oluşumu(anjiyojenik faktörler)

Yeni kan damarlarının oluşumu (neovaskülogenez), yara iyileşmesinde sıkı bir şekilde düzenlenen bir süreçtir. Bu süreçteki önemli faktörler arasında VEGF (Vasküler Endotelyal Büyüme Faktörü), endotel progenitör hücreleri (EPC'ler) ve endostatin bulunur. Patolojik skar oluşumunda gözlenen anormal kan damarı gelişiminde, proanjiyogenik ve antianjiyogenik faktörlerin dengesindeki düzensizliğin önemli bir rol oynadığı ileri sürülmüştür.

Birkaç çalışmada, keloidli hastaların serum VEGF seviyelerinin önemli ölçüde yüksek olduğu bulunmuştur. Çalışmalarda, keloidli hastalarda kan dolaşımında EPC seviyelerinin de arttığı bulunmuştur. Endostatin, tip XVIII kolajenin bir C-terminal parçasıdır ve VEGF'yi baskılayarak anjiyogenezin güçlü bir inhibitörüdür. Keloid hastalarının hem serum hem de dokularında endostatin seviyelerinin kontrollerden daha düşük olduğu bulunmuştur.

HIF-1 alpha ve Hipoksi

Dokularda hücredeki hipoksinin temel sensörü ve aracısı HIF-$1\alpha$'dır. Keloid yapılarda yüksek HIF-$1\alpha$ seviyeleri bulunmuştur. HIF-$1\alpha$ salınımı, keloid fibroblastlarının proliferasyonunu önemli ölçüde artırır ancak normal cilt fibroblastlarını etkilemez. Yüksek HIF-$1\alpha$ seviyeleri, glikoliz yoluyla adenozin trifosfat (ATP) sentezinin yukarı ve mitokondriyal ATP sentezinin aşağı düzenlenmesiyle, dokuda glikolitik yolların yukarı ve oksijene bağlı oksidatif fosforilasyon yolunun aşağı düzenlenmesiyle sonuçlanır. HIF-$1\alpha$'yı hedef alan resveratrol, bu amaçla keloidlerde tedavi amaçlı kullanılmıştır.

TGF-beta

TGF-beta/SMAD sinyal yolu, yara oluşumunun en iyi bilinen düzenleyicilerinden biridir. TGF-beta, yara iyileşmesi sırasında yaygın olarak hasarlı dokular, fibroblastlar ve M2 makrofajlar tarafından üretile bir sitokindir. TGF-beta sonrasında SMAD proteinlerini aktive eder ve bu da endotel-mezenkimal geçişi indükleyerek miyofibroblastların ve sonrasında tip I kolajenin üretimini kolaylaştırır. TGF-beta/SMAD sinyal yolunun anormalileri kolajen aşırı üretimine ve ardından kontrolsüz skar dokusu birikimine neden olabilir. TGF-beta (özellikle TGF-beta1 ve 2) keloid dokuda normal deriye göre yüksektir. 

NOTCH Sinyalizasyonu

NOTCH sinyal yolu reseptör-ligand etkileşimini içeren oldukça korunmuş bir hücre-hücre iletişim yoludur.  Bu yol, keratinosit çoğalması ve farklılaşmasını düzenleyerek cilt homeostazının korunmasında hayati bir rol oynar.  NOTCH1'in kök hücrelerin çoğalma hızını azalttığı, NOTCH2 ve NOTCH3'ün ise keratinosit terminal farklılaşmasını indüklediği bulunmuştur. NOTCH sinyal yolu birden fazla organda, doğrudan gen aktivasyonu ve/veya TGF-beta, NF-kappaB, beta-katenin ve çeşitli düzenleyici miRNA'lar üzerinden etkileşim yoluyla dokuda fibrozisi aktice etmektedir. NOTCH'un keloid gelişimindeki spesifik rolü tam olarak anlaşılmamış olsa da keloid dokuda normal deriye kıyasla önemli ölçüde yüksek NOTCH reseptörleri bulunmuştur. 

Jak/STAT Yolu

Jak-STAT yolu, çeşitli dokularda hücre döngüsünü ve homeostatik süreçleri düzenleyen, evrimsel olarak korunmuş bir hücre sinyal yoludur. Kısaca, bir ligandın Jak-STAT reseptörüne bağlanması, hücre içi Jak proteinlerinin dimerizasyonunu indükleyerek STAT proteinlerinin ayrışmasına yol açar ve bu da daha sonra hücre çekirdeğine taşınarak genleri indükler. Çoğu çalışma keloid doku ve keloid fibroblastlarda STAT3 ekspresyonunun arttığını göstermektedir. Keloidlerde Jak1 ve Jak2'nin yüksek olduğu gözlemlenmiştir. Jak-STAT yolu TGF-beta üzerinden fibroza yol açtığı gösterilmiştir. Keloid dokuda yükseldiği bilinen bir sitokin olan IL-6, STAT3'ün olası bir indükleyicisi olarak öne sürülmüştür. 

Keloidler, genetik, endokrin, epigenetik, immün ve hücre sinyalleme bozuklukları dâhil olmak üzere yukarıda tanımlanan çok çeşitli unsurları kapsayan karmaşık bir patofizyolojiye sahiptir. Keloidler, sınırsız dokusal büyüme, immünolojik ortamındaki değişiklikler, hücresel sinyalleme ve metabolizmadaki değişikliklerle karakterize karmaşık bir biyolojik ekosistemi temsil eder. Tüm özellikleriyle kanser dokusuna benzemekle birlikte, keloidlerin metastaz yapma veya hastanın sağ kalımına doğrudan bir tehdit oluşturma kapasitesi kesinlikle yoktur.

Tedavi seçenekleri arasında günümüzde keloidleri ortadan kaldırabilecek sistemik bir tedavi bulunmamaktadır. Bununla birlikte, keloidlerin lokal kontrolü için geniş bir seçenek yelpazesi bulunmaktadır. Tedavi seçenekleri genellikle hastalığın şiddetine ve vücutta yerleşim yerine göre belirlenir.

  • Hafif keloidlerde; silikon jel örtüler, basınç (kompresyon) terapileri, topikal ve/veya intralezyonel steroidler, elektroradyoterapi, kriyoterapi ve lazer kombinasyonu uygulanır.

  • Daha agresif tedaviler arasında ise radyasyon, intralezyonel kemoterapötikler (florourasil [5-FU]) ve cerrahi yaklaşımlar tanımlanabilir.

Bu tedavi yaklaşımları, beş temel mekanizma aracılığıyla yara dokusu hücrelerinin daha fazla çoğalmasını önler:

  1. Yara dokusuna kan akışının kesilmesi/azaltılması (kompresyon tedavileri gibi),

  2. İnflamasyonun azaltılması (kortikosteroidler gibi),

  3. Yüksek oranda çoğalan hücrelerin baskılanması (kemoterapötikler gibi),

  4. Keloidin yıkımı (doğrudan yıkım [elektroradyoterapi, kriyoterapi ve lazer gibi] veya

  5. Keloidin direkt çıkarılması (cerrahi gibi).

Bu mevcut tedavilerden daha etkili olabilecek potansiyel yeni tedaviler geliştirilmektedir. Umut vadeden tedavi hedefleri arasında RAS, androjenler, D vitamini, IL-13, HIF-$1\alpha$, TGF-$\beta$ ve Jak-STAT bulunmaktadır. Bu yollar, piyasada bulunan ilaçlar aracılığıyla hedeflenmektedir. Ek deneysel hedefler arasında farklı sitokin inhibitörleri, VEGF inhibitörleri ve NOTCH1 inhibitörleri bulunmaktadır. Antikolajenik ajanlar da potansiyel bir tedavi yaklaşımı olarak önerilmiştir.

Genellikle monoterapi yeterli olmaz ve hastalar genellikle yeterli hastalık kontrolü ve hafifletme sağlamak için bir kombinasyon yaklaşımına ihtiyaç duyarlar.

 


Cilt Yaralarının İyileşmesinde Cilt pH ve İyonlar Rolü

Kronik cilt yaraları yüksek oranda tıbbi zorluklar yaratmaktadır; iyileşmeyen yaralar, enfeksiyon riskleri, kötü yara iyileşme riskleri ve günlük aktivitelerin kısıtlanması gibi. Cilt yaralarında yaranın içindeki ve çevresindeki mikroçevre, yara iyileşmesi için uygun bir koşul sağlayarak karmaşık bir iyileşme sürecini düzenler. Bu mikroçevrede iyonik ortam ve bu iyonlardan oluşan pH değeri önemli faktörler arasında yer almaktadır. pH ve iyon konsantrasyonları, kronik diyabetik yaraların iyileşmesindeki yüksek orandaki zorluğun nedenleri arasında tanımlanmaktadır. Kronik ve iyileşmesi uzamış yaralarda farklı yara pansumanları; yaralardaki pH, kalsiyum (), sodyum (), potasyum () konsantrasyonları ile gümüş (), bakır (), demir (), çinko () ve magnezyum () gibi metal iyonlarına odaklanmaktadır.

Şeker hastalığı (diabetes mellitus; DM) gibi birçok metabolik hastalıkta cilt yaraları, yüksek tekrarlama oranları ve kötü iyileşme süreçleri ile önemli bir komplikasyondur. Dokularda yara iyileşmesi; pıhtılaşma, inflamasyon, dokuda hücrelerin çoğalması ve yeniden yapılandırılması aşamalarını içeren, birbirini takip eden karmaşık bir süreçtir. Diyabet kaynaklı ciltte dolaşım sistemindeki yetersizlikler, cildin iyileşme süreci boyunca sınırlı oksijen temini ve yüksek oksijen tüketimi ile sonuçlanır; bu da ciltte uzamış inflamatuar yanıtla sonuçlanmakta ve ciltte yara iyileşmesinin uzaması ve sorunlu olması anlamına gelmektedir. Diyabet kaynaklı yüksek glikoz seviyeleri yarada vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) ve hipoksi indükleyici faktör-1$\alpha$'nın (HIF-1$\alpha$) aktivitesini azaltmaktadır. Ciltte birçok önemli proteinin enzimatik olmayan glikozilasyonu artarak ciltte anormal hücre ve hücreler arası destek dokunun (hücre dışı matris; ECM) fonksiyonlarına neden olmaktadır. Tüm bu olumsuzluklar yarada yetersiz yeni damar oluşumu ve doku hemostazı ile sonuçlanarak yara iyileşmesini geciktirmektedir. Son yıllarda yara iyileşmesini desteklemek üzere tasarlanan hidrojeller, köpükler, hidrokolloidler, nanofiberler, süngerler ve yarı geçirgen membranlar gibi çok işlevli biyomalzemeler geliştirilmiştir.

Cildin bütünlüğü bozulduğunda, yara geliştiğinde yara içerisinde ve çevresinde bir mikroçevre oluşmaktadır. Yara mikroçevresinin “dış mikroçevre” ve “iç mikroçevre” olarak ikiye ayrılabileceği ileri sürülmüştür. Dış mikroçevre, yaranın hemen bitişiğindeki cilt alanı olarak tanımlanırken; iç mikroçevre ise yara yüzeyinin hemen altında ve bitişiğindeki alanı tanımlar. Cildin çeşitli hücreleri ve hücre dışı destek dokusu (ECM) iç mikroçevrede, yara içerisindeki bakteri yükü, diğer mikroorganizmalar, pH, iyonlar, oksijen, sıcaklık, nem, ışık ise dış mikroçevrede kritik öneme sahip faktörlerdir. Bu faktörler yaranın içinde/çevresinde spesifik ve karmaşık bir sabit durum yaratarak yara iyileşmesinin dinamik süreci için koşullar sağlamaktadır. Dinamik mikroçevre cildin hemostazını korurken yara iyileşmesi yönünde hücre aktivitelerini doğrudan veya dolaylı olarak düzenler. Dış ve iç mikroçevre sürekli olarak birbirleriyle alışveriş içerisindedir ve birbirlerinden etkilenirler.

Cilt hemostazında cilt pH'ının önemi fark edildikten sonra cilt yaralarının pH'ına odaklanılmış ve yara iyileşmesini etkileyen önemli bir faktör olduğu vurgulanmıştır. Bu nedenle cilt pH'ını belirleyen iyonik ortam sağlayıcı kalsiyum (), sodyum (), potasyum () ve bakır () ile demir (), gümüş (), çinko () ve magnezyum () gibi metal iyonları da yara iyileşmesinde son derece önemlidir. Bu iyonlar bağışıklık ortamı için çok önemlidir. Doğuştan gelen bağışıklık uyarımı ve T hücresi aktivasyonunda metal iyonları aracılık etmektedir. İyonlar oksidatif fosforilasyon, ATP üretimi, mitokondriyal bütünlük, mitokondriyal hacim, enzim aktivitesi, sinyal iletimi, çoğalma ve apoptozis dahil olmak üzere hücresel metabolizma için kritik öneme sahiptir.

Cilt dokusundaki , , , , , , , ve diğer iyon içerikleri kan plazması tarafından sağlanır. Bunlar cildin hemostazını sağlarken yara iyileşmesini etkileyen iyonik ortamı oluşturur. Yaranın iç ve dış mikroçevresi arasında iyonların dinamik değişiklikleri yara iyileşmesini farklı aşamalarda etkiler. Hiperglisemik ortam, dokunun yetersiz kanlanması kaynaklı hipoksi ve inflamasyon cilt dokusunda anormal bir iyonik ortama neden olabilir ve bu da yara iyileşme sürecini etkileyerek uzamış yara iyileşmesine neden olmaktadır.

pH Değeri ve Yara İyileşmesi

pH, herhangi bir dokudaki sıvı çözeltisinde hidrojen iyonlarının () termodinamik aktivitesinin ters logaritmik ölçüsüdür. konsantrasyon değeri genellikle pH değeri olarak bilinir. Büyük bir pH değeri daha düşük bir hidrojen iyonu konsantrasyonunu gösterir. Ciltte keratinositler tarafından sentezlenen ve hücre dışına salgılanan organik asitler, konsantrasyonunu belirler. Normal cilt yüzeyinin pH'ı ile arasında değişmektedir. Bu asidik pH, stratum korneumdan dermise doğru artarak 'e yükselir. Cildin pH değeri anatomik alana, cinsiyete, yaşa veya ırka dayalı önemli farklılıklar göstermektedir.

Cilt bütünlüğü bozularak yara oluştuğunda hasarlı kılcal damarlardaki alkali plazma dokuya sızmakta, yaradaki pH önemli ölçüde artmaktadır. Yaranın erken evresinde mikroçevresinin pH'ı yaklaşık olarak nötr olup ortalama değeri 'tür. Ancak bu pH yara iyileşme süreci boyunca sürekli değişir. Yara iyileşmesinin pıhtılaşma veya inflamatuar aşamasında yara mikroçevresinde kan dolaşımı azalmakta, yaraya önceki kan akımı kısıtlanmaktadır. Bu azalmadan kaynaklanan doku karbondioksit stazı, glikolizin anaerobik reaksiyonu ile laktik asit üretimi artışı pH'ı düşürmektedir. Yaranın inflamatuar fazının sonunda nekrotik doku temizlenir, doku kan akımı tekrar sağlanır, glikozun aerobik reaksiyonu ile pH tekrar artmaktadır. Yara iyileşmesinin sonraki aşamasında; yara epitelizasyonu ve redüksiyonu, stratum korneumun yeniden yapılması ile pH nötr hâle gelir. Sonrasında yara dokusunun oksijen ihtiyacı artmakta, yara dokusunda glikoliz ve laktik asit üretimi olmakta, yara kenarında epitel sekresyonu artmakta ve yara pH'ı tekrar düşmektedir. Ayrıca, yara merkezinin pH'ı tüm yara yüzeyine göre her zaman daha yüksektir.

Kronikleşmiş yaralarda ise pH değişimi bu normlardan farklılık göstermektedir. Akut yaralarla karşılaştırıldığında, kronik diyabetik yaralar nispeten alkali bir ortama sahiptir; pH ile arasında değişmektedir. Kronik diyabetik yaraların pH'ı 'e kadar çıkabilmektedir. Bu kapanmayan yarada kan plazması ve hücreler arası interstisyel sıvının dış ortama maruz kalması ve üre enzimi aracılığıyla üre kaynaklı amonyak salınımı olması, ciltte daha alkali bir pH'a yol açabilmektedir. Kronik diyabetik yaralarda yara yüzeyinde epitelizasyon olduğunda pH tekrar asidik hâle gelir. Kronik diyabetik yaraların pH'ının artması; proteaz enzim seviyesinde artışa, metalloproteinaz doku inhibitörlerinin (TIMP) azalmasına, reaktif oksijen türlerinin (ROS) artmasına ve enfeksiyona yol açmaktadır. Bu biyokimyasal dengesizlikler fibroblast aktivitesini azaltmaktadır. Bu süreçler yara iyileşme süreci için gerekli olan hücreler arası destek dokunun bileşenlerinin yok edildiği anormalliklerine yol açabilmektedir. Kronik diyabetik yaralarda bu olumsuz süreç, uzun süreli inflamasyona, hasarlı ve defektli yara iyileşmesine neden olmaktadır.

Yara mikroçevresinin pH'ı, yara iyileşmesi sırasında tüm biyokimyasal reaksiyonları dolaylı veya doğrudan etkiler.

Yaradaki konsantrasyonu, dokuda proteinleri parçalayan proteolitik enzim olan proteaz aktivitesini doğrudan etkiler. pH'ın 'den 'e düşmesi, proteaz aktivitesini %80 oranında azaltabilir.

Dokudaki oksijen içeriği yara iyileşmesini doğrudan etkilemektedir. Dokuda oksijen mmHg'den fazla olduğunda iyileşme mümkün olmaktadır. Dokuya oksijenin taşınması hemoglobin (oksihemoglobin) ile sağlanır. Asidik bir ortamda, oksijenli hemoglobin tarafından salınan oksijen seviyesi artar. Örneğin, pH azaltıldığında, oksihemoglobinden oksijen ayrışması %50 artar; pH azaltılırsa, oksihemoglobinden oksijen ayrışması kat artmaktadır.

Yara dokusunda mikroorganizmalar kendi ekolojik ortamlarını yaratırlar ve bu da biyofilm olarak tanımlanır. Biyofilmler, kronik yaraların %60-100'ünde bulunur. İnsanda patojenik bakterilerin büyümesi için pH'ın 'dan büyük olması gerekmektedir. Bu nedenle asidik bir ortam, yani düşük pH, patojen mikroorganizmaların büyümesini engeller. Buna karşın alkali yara mikroçevresinde bakteriyel enfeksiyonlar ve biyofilmler kolayca oluşur. Ayrıca yara mikroçevresinde mikroorganizmaların kolonizasyonu yara dokusunu alkali hâle getirmektedir. Bu, kısır bir döngü yaratırken alkali ortam yara iyileşme zorluklarının nedenlerinden biri hâline gelmektedir.

Yara iyileşmesinin yeni damar oluşumu (anjiyogenez) ve hücresel çoğalma aşamasında asidik yara mikroçevresinin gerektiği bilinmektedir (artmış transforme edici büyüme faktörü [TGF]). pH 'den büyük olduğunda, yara dokusuna hücre göçü ve DNA sentezi artmaktadır. Asidik bir ortamda, fibroblastlar (trombosit kaynaklı büyüme faktörü [PDGF] salınımıyla artar) ve keratinositler aktif olarak çoğalır ve yaranın yüzey alanının küçülmesini sağlayan miyofibroblastların aktivitesi, kontraktiliteleri artmaktadır.

Antibiyotiklerin yara dokusunda etkinlikleri pH ile değişmektedir. Bir aminoglikozit antibiyotik olan gentamisin aktivitesi, pH 'ye kıyasla pH 'de kat daha fazla etkinlik göstermektedir. pH'daki azalma gümüş iyonlarının aktivitesini, yani antibakteriyel etkilerini artırabilir. Kronik yaralarda bakteriyel biyofilmler içerdiğinden ve antibiyotiklerle klinik müdahale gerektirdiğinden, ilaçların etkilerini artırmak için yara mikroçevresinin pH'ı dikkate alınmalıdır.

pH'ı düşürmek ve daha asidik bir ortam yaratmak, bakterilerden kaynaklanan üreazın etkisiyle üreden salınan amonyak gibi son ürünler ve bunların dokudaki toksisiteleri azalmaktadır. Amonyak yara dokusu için toksiktir ve yara iyileşmesine elverişli olmayan alkali bir ortam yaratır.

Günümüzde yaraların pH'ı, düz cam elektrotlu bir pH metre veya pH turnusol kâğıdı kullanılarak klinik olarak ölçülebilir. Ancak, turnusol kâğıdı değerlendirmelerinde sonucu belirleyen renklerin yorumlanmasında farklılıklar vardır ve bu da yanlış sonuçlara yol açabilir. Ayrıca, hasta yaralarına temas eden pH metre elektrotlarının ve turnusol kâğıtlarının steril olması zorunluluğu bulunmaktadır. Kronik yaralarda pH düzenleyici tedavi yaklaşımı kullanılabilir, ancak hâlâ bazı sorunlar içermektedir. Öncelikle yaraların alkali mikroçevresinin asitlendirilmesinin sürdürülebilir olması gerekmektedir. Bunun için asidik ilaçların veya yara pansuman içeriklerinin düzenli değiştirilmesi gerekmektedir. Ayrıca yaranın iyileşme evresine göre pH'daki dinamik değişimler dikkate alınmalıdır. pH ayarlanırken epitel rejenerasyon hızı, granülasyon büyüme koşulları ve ilaç etkinliği değişiklikleri dahil olmak üzere birden fazla faktör dikkate alınmalıdır.

Son yıllarda yaraları tedavi etmek için antibakteriyel ajan olan birçok asit kullanılmıştır. Bunlar içerisinde yaygın olarak kullanılanı; vücutta doğuştan gelen bağışıklık süreci tarafından üretilen, yaralardan döküntüleri ve mikroorganizmaları temizleyebilen doğal olarak oluşan hipokloröz asittir. Yaygın olarak kullanılan bir diğer asit ise sitrik asittir. Ayrıca, yara asitlenmesi bağlamında asetik asit, borik asit, sitrik asit, askorbik asit, aljinik asit, hyaluronik asit ve diğer asitler yara iyileşmesini belirgin etkilerle kullanılmaktadır.

Kronik Diyabetik Yaraların İyonik Ortamı

ve Kronik Diyabetik Yaralar

Yaralarda Değişimleri

iletimi, hasarlı hücreler tarafından salınan ATP tarafından başlatılan ve çevredeki hücrelerden sitoplazmik artıran en erken yara sinyalleme olaylarından biri olduğu düşünülmektedir. Cilt homeostazisi sırasında, konsantrasyonu dış granüler tabakada zirve yapar ve bazal tabakada en düşük seviyededir. Cilt hasarından hemen sonra, yara yatağında tespit edilebilir ve pıhtılaşma sürecini kolaylaştırır. artışı, yara oluşumundan sonra gün sürer ve maksimum inflamatuar aktivite ile örtüşür. Yaradaki konsantrasyonu, iyileşme sürecinin ilerlemesiyle dinamik olarak değişir. Hücre dışı konsantrasyonunun, yaralanmanın başlangıcından sonra inflamatuar ve proliferatif aşamalarda devam ettiği ve ardından yeniden şekillenme aşamasında azaldığı gösterilmiştir. Yara oluştuktan sonra, cilt dokusundaki konsantrasyonu artar ve en yüksek konsantrasyon normal cilttekinin katından fazlasına ulaşabilir. Ayrıca, yaradaki hücreler, yara iyileşmesi için gereken hücrelerin normal yaşam ortamını sürdürmek için düşük bir konsantrasyonunu korurken sürekli olarak fazla 'yi uzaklaştırmalıdır. Geçici reseptör potansiyeli vanilloid (TRPV), memeli deri dokularında yaygın olarak ifade edilen kalsiyum geçirgen, seçici olmayan bir katyon kanalıdır ve 'nin transmembran seviyelerini ve hücrelerin depolarizasyonunu düzenler. TRPV1, TRPV2, TRPV3 ve TRPV4 kanalları bazal ve supra-bazal keratinositlerde ifade edilir. TRPV1 ve TRPV3 kanalları hücre ölümüyle ilişkilendirilirken, TRPV1 kanalları mitokondriyal hasarı ve girişini indükler. Ayrıca, TRPV3, kalsiyum/kalmodulin bağımlı protein kinaz II ile indüklenen nükleer faktör kappa-B yoluyla keratinosit proliferasyonunu teşvik eder. TRPV2 kanalı büyüme faktörü- ve düz kas aktin aracılı kasılmaları uyarır, sonuçta dermal fibroblastların kasılmasına yol açarak skar oluşumunu etkiler. Bu arada, TRPV4 kanalları Rho aracılı süreçler yoluyla aktin bağlantılarının organizasyonunda rol oynar. Ancak kronik diyabetik yaralardaki değişimleri akut yaralardaki değişimlerden farklıdır.

Kronik Diyabetik Yaralarda

Anormal hücresel homeostazisi ve sinyalizasyonu T1DM ve T2DM'nin ortak bir özelliğidir. Bu anormallikler tipik olarak artan dinlenme seviyeleri, azalan taşıyıcı aktivitesi ve azalan uyarım kaynaklı sinyalizasyonu ile ortaya çıkar. Yüksek glikoz koşulları altında keratinositlerdeki hücre içi ve hücre dışı konsantrasyonlarındaki artış, membran depolarizasyonuna neden olabilir ve hücre membranının ve lameller gövde ekzositozunun içe doğru hareketini bozabilir, böylece hücreler arasında tabakalı bir lameller membran oluşumunu etkiler ve cilt bariyeri onarımını geciktirir.

Yara iyileşmesinde pH'tan başka bazı iyonların ve etkilerinin de incelenmesi gerekmektedir.

Kalsiyum () ve Etkileri

Kalsiyum (), yara sinyalleme aktivitesinde ve yara iyileşmesinin düzenlenmesinde önemli bir rol oynar. Yara oluşumunda kan pıhtılarının oluşumunda, ilk pıhtılaşma fazında rol oynar. Faktör IV olarak da bilinen , diğer pıhtılaşma faktörleriyle birlikte, pıhtılaşma sürecini tetikler, trombin sentezini hızlandırır ve erken fibrin oluşumunu destekler.

Yaranın iltihaplanma (inflamasyon) fazında hücre dışı nötrofillere girerek nötrofilik fonksiyonları düzenler.

Yaranın epitel iyileşme sürecinin başlatılması ve desteklenmesinde görev almaktadır. Hücre dışı epidermal homeostazın önemli bir düzenleyicisidir; epidermal hücre içi kalsiyum, E-kadherin aracılı sinyallemeyi indükleyerek epitel iyileşmeyi başlatır ve nihayetinde keratinosit yapışmasını, farklılaşmasını ve hayatta kalmasını teşvik etmektedir.

, keratinositlerin farklılaşmasını düzenleyerek stratum korneumda keratinosit farklılaşmasını ve çoğalmasını sağlayarak cilt bariyerinin oluşumu için önemlidir. Keratinosit çoğalması hücre dışı konsantrasyonuyla ters orantılıdır; düşük konsantrasyonlarında daha hızlı hücre çoğalması ve yüksek konsantrasyonlarında daha yavaş hücre farklılaşması olur. Yaradaki yüksek konsantrasyonlarının keratinositlerin çoğalmasını ve göçünü engellediği ve yara iyileşmesini geciktirdiğine inanılır.

, anjiyogenezde yer alan çoklu sinyal yollarını düzenleyen önemli bir sinyal molekülüdür. Endotel hücrelerine girişi, göçlerinde, yapışmalarında, çoğalmalarında ve anjiyogenezlerinde önemli bir rol oynar. Yaradaki daha yüksek konsantrasyonları kolajen sentezini ve kan damarı oluşumunu artırabilir.

Fibroblastlar hücresel kasılma için hücre içi kullanır. Böylece hücre içi bağlantılarda aktin yeniden şekillenmesini ve kaderin toplanmasını sağlayarak yaraların boyutunu küçültmeye yardımcı olur. Hücre dışı takviyesi hücre metabolik aktivitesini, göçünü, matriks metalloproteinaz (MMP) üretimini, kolajen sentezini, sitokin salınımını artırır ve hücre kasılmasını azaltır.

ayrıca protein ve lipid açısından zengin olan epidermal bariyerin işlevlerini korur.

, cildin doğuştan gelen bağışıklık sisteminde önemli oyuncuları olan doğal öldürücü (NK) hücrelerinin birincil aktivatörlerinden biridir. Diyabetli bireyler NK hücre aktivitesindeki kusurlara eğilimlidir ve bu da sonuçta enfeksiyon riskinin artmasına yol açar. NK hücreleri yarada aktive olduğunda sitotoksik etkiler gösterir, bağışıklık düzenleyici sitokinler IFN- ve TNF- üretir, makrofajları ve diğer bağışıklık hücrelerini aktive eder. Aktive edilmiş makrofajlar yara debridmanına katılır ve yara iyileşmesinde rol oynayan temel düzenleyici faktörlerdir.

Yara yüzey tedavilerinde kalsiyum içeren pansuman uygulamaları oldukça sık kullanılmaktadır; kalsiyum aljinatlar, kitosan kalsiyum aljinatlar, kalsiyum fosfatlar gibi. Bu ürünler yara yüzeyine uygulandığında açığa çıkarak bağışıklık yanıtını destekleyerek yara epitelizasyonunu ve iyileşmesini hızlandırabilmekte, bakteriyostazı artırırken fibroblastların göçünü, kolajen sentezini ve sitokin salınımını artırabilmektedir.

Sodyum () ve Potasyum () Etkileri

vücuttan ter yoluyla atılır. Ozmotik tamponlama ve termoregülasyonda rol oynar. Ciltte epidermiste eşit bir dağılım gösterir. Bu dağılımda ter önemli bir kaynaktır ve terleme sırasında cildin stratum korneumundaki miktarı artar. Ciltte stratum korneum hariç tüm epidermal tabakalarda hücrelerde sodyum kanalları bulunmaktadır. Bu kanallar farklılaşmış keratinositlerde artarken ve sodyum homeostazının korunmasında önemli bir rol oynarlar. Yara iyileşmesinin olgunlaşma aşamasında (epitelizasyondan sonra), deri bariyeri işlev bozukluğu genellikle yara dehidratasyonu nedeniyle düzensizliğine yol açar ve sonuçta kronik inflamasyona neden olur.

Deride, keratinositlerin terminal farklılaşmasını ve kütikül bariyer fonksiyonlarını düzenleyerek yara iyileşmesinde rol oynar. 'nin aksine, seviyeleri epidermisin spinosum tabakasında zirveye ulaşır ve granüler tabakada en düşük seviyelerine düşer. kanalları hücre dışı artan konsantrasyonuna yanıt olarak aktive olur. Bu nedenle, deri bariyerinin bozulmasından sonra seviyelerindeki bir artış 'da bir artışa yol açar. Hücre içi ve dışı potasyum oranlarının korunmasında potasyum kanalı ve rol oynamaktadır. , 'yi hücrenin dışına ileterek plazma membranını hiperpolarize ederek keratinositleri koruyan bir potasyum kanalıdır. kanalları, membran potansiyeli depolarizasyonunu koruyan içe doğru potasyum geçişini sağlayan kanallarıdır. İlginçtir ki, aktivasyonu ve inhibisyonu yara iyileşmesini destekler. keratinositlerin farklılaşmasını engelleyebilir ve giriş hızını artırabilir.

pompası aracılı transepitelyal potansiyel (TEP) oluşumu ile ilgili olarak, yara elektrik alanı yara iyileşmesi için en önemli yönlendirici sinyal olarak kabul edilir. TEP üzerinden yara elektrik alanının yoğunluğu kontrol edilerek yara iyileşmesi desteklenir. Ciltte pompaları TEP'i oluşturmak için, pompa molekülü bir ATP molekülünün hidrolizi ile üretilen enerjiyi kullanarak üç iyonunu hücre dışına ve iki iyonunu hücre içerisine almaktadır. keratinositlerin farklılaşmasını engelleyebilir ve giriş hızını artırabilir.

Yara tedavisinde veya içeren pansumanlar dokuda ödemin azaltılması ve yara iyileşmesinin desteklenmesi için kullanılmaktadır.

Gümüş () Etkileri

İnsan vücudundaki gümüş içeriği çok düşüktür (yaklaşık g/L) ve vücuda solunum, oral alım, cilt teması ve diğer yollarla alınmaktadır. Gümüş (Ag), sulu bir ortamla temas yoluyla iyonize olduğunda üreten inert bir metaldir ve etkili bir antibakteriyel maddedir. ppm'de 'nın bakterisidal etki gösterebileceği gösterilmektedir. Dahası, geniş spektrumlu, yüksek antibakteriyel aktivite gösterebilir, bakteri, mantar ve virüslerin aktivitesini inhibe edebilir. 'nın antibakteriyel mekanizması reaktif oksijen türlerinin üretimi üzerinden olmaktadır. Bakteri hücrelerine giren , önemli metabolik süreçlerde yer alan DNA ve bakteri proteinlerini yok eder ve sonuçta bakteri replikasyonunun baskılanmasına ve ölümüne neden olur. , bakteri yüzeyinin negatif yüklü yapısını, hücre zarı yapısını yok eder veya zayıflatır. Bu da bakteri ölümüne neden olur. , membran proteinlerine ve solunum zincirlerine bağlanarak bakteriyel ATP üretimini, tüketimini ve ölümünü etkiler. Ek olarak, ciltte keratinositlerin ve fibroblastların çoğalmasını teşvik eder. Bunlara ek olarak ve klorür iyonları oluşturmakta, bu da yara iyileşmesi için elverişli olmayan bir ortam sağlamaktadır. Bu nedenle yarada maksimum konsantrasyonu yaklaşık g/mL olmalıdır. inflamasyonu ve enfeksiyonu inhibe edebilir (MMP ve sitokin salınımını düzenleyerek). Gümüş bu özellikleri ile yara pansumanında kullanılmaktadır.

Bakır () Etkileri

Bakır (Cu), hücre içi oksidasyon sürecini katalize edebilir ve virüs ve bakterileri inhibe edebilir ve yara tedavisi için iyi antibakteriyel ve antiviral etkiler gösterir. Normal insan serumunda 'nın ortalama konsantrasyonu mg/L olarak bildirilmiştir. Yara iyileşmesinde dokuda konsantrasyonları araştırılmış, yaranın iyileşme sürecinde ilk günde önemli bir değişiklik gözlenmezken, sonrasında kademeli olarak artmakta, gün sonra mg/L'ye ulaşmakta ve gün sonra normal seviyelere dönmektedir. çeşitli enzimlerin aktivitesini etkileyebilir, nükleik asit metabolizmasını ve protein sentezini destekleyebilir, kolajen lifleri ve kolajen sentezini indükleyebilir. Bunların hepsi yara tedavisi için oldukça önemlidir. Dahası, , 'ya benzer bir antibakteriyel etki gösterir. Klinik olarak, artırılmış aktivitesi yaralarda kılcal damar oluşumunu uyarabilir ve içeren yara pansumanları yara iyileşmesini destekleyebilir. ve glisin-histidin-lizin (GHK) kombinasyonuyla oluşan bakır peptid, serumdan izole edilen, elastin ve kolajen sentezini destekleyen, kan damarı büyümesini artıran, antioksidan kapasiteyi iyileştiren ve ciltte glikoz-poliamin üretimini uyararak cilt çoğalmasını ve kendi kendini onarmasını destekleyen bir bakır kompleksidir. Sonuç olarak, 'nin yara iyileşme sürecinde iki ana işlevi vardır: 1) Cilt üzerinde koruyucu bir etki uygular ve cilde oksidatif hasarı önler ve 2) Cildin rekombinasyon sürecini tetikler ve hasarlı cildin uzaklaştırılmasını ve normal cildin yenilenmesini başlatır.

Demir () Etkileri

Demirin (Fe) derideki fizyolojik rolü karmaşıktır, seviyeleri sabit değildir ve yaşlanma sürecinde artar. Demir, epidermiste birikir ve konsantrasyonu dış tabakadan içe doğru artar, epidermisin bazal tabakasında en yüksek konsantrasyon mol/g'a ulaşır. Demir iyonlarının homeostazı, transkripsiyon faktörlerinin, demir düzenleyici ve depolama proteinlerinin ifadesine ve aktivitesine bağlıdır. Kronik yaralarda Fe içeriği akut yaralardan daha yüksektir. Kronik yaraların iyileşmesinin zor olmasının nedeni, kronik hastalığın neden olduğu anemi ve lokal kutanöz demir hemostazının düzensizliği ile ilgili olabilir. Demir yara yüzeyinde çeşitli etkilere yol açmaktadır:

  • Demir, doku oksijen içeriğini etkileyebilir. Demir eksikliği anemisinin neden olduğu doku hipoksisi, fibroblast bölünmesini, kolajen üretimini ve yeni kan damarı büyümesini engelleyebilir ve böylece doğrudan yara iyileşmesini etkileyebilir.

  • Demir, kolajen sentezini etkileyebilir. Demir eksikliği kolajen sentezinde zararlı etkilere neden olur. Kolajen büyüyen hücrelere bağlanır ve kolajen sentezinin tıkanması yara iyileşmesini olumsuz etkiler.

  • Demir ayrıca oksidatif stres seviyelerini de etkileyebilir. Ortamda serbest demir aşırı olduğunda, yara iyileşmesinde önemli bir rol oynayan oksidatif stresi indükleyerek REDOX homeostazını bozabilir. Demir esas olarak (elektron donörü) ve (elektron alıcısı) formunda stabil olarak bulunur ve yara iyileşmesinin tüm aşamalarını etkileyebilir.

  • Demir aşırı yüklenmesi makrofajların aktivasyonunu etkiler. Fenton reaksiyonu tarafından indüklenen ROS ve kalıcı M1 makrofajları tarafından salgılanan proinflamatuar sitokinler yaralarda yüksek oksidatif stres ve inflamasyon durumuna neden olur.

  • Demir aşırı yüklenmesi fibroblast yaşlanmasına yol açar. Demir aşırı yüklenmesinin neden olduğu oksidatif stres, fibroblast yaşlanmasının başlıca nedenidir ve lizozomal fonksiyonların bozulması, demir depolama proteinlerinde artış ve demir ölüm duyarlılığında azalma ile ilişkilidir. Dahası, yaşlı fibroblastların kalıcılığı kronik cilt yara iyileşmesinin normal ilerlemesini engeller.

Fe-şelatlayıcı ajanlar veya demir içeren farmakolojik ilaçlar bu nedenle kronik yaraların tedavisinde kullanılmaktadır.

Çinko () Etkileri

Çinko (Zn) içeriği normal yetişkinlerde yaklaşık g'dır ve cilt dokusunun sağlığını koruyabilir ve bağışıklık fonksiyonlarını iyileştirebilir. Cilt dokusu hasar gördüğünde ve bir yara yüzeyi belirdiğinde, çinko içeriği değişir. Yanık yaralarında, cilt dokusundaki içeriği . günlerde azalır ve . günde artar. Yara iyileşmesi ve iltihaplanma sırasında büyük miktarlarda tüketilir. Bu nedenle oral veya lokal topikal çinko kullanımı yara iyileşmesini desteklemek için kullanılabilir. Dahası, çinko kılcal damarlarda, granülasyon dokusunda ve fibroblastlarda artışı destekleyebilir ve yanıklar, cerrahi yaralar, alt ekstremite ülserleri, yatak yaraları ve cilt iltihabı gibi çeşitli yaraların iyileşmesini etkili bir şekilde destekleyebilir. Ek olarak, çinko doku onarımında rol oynayan önemli bir koenzimdir ve birçok proteinin bir bileşenidir. Ayrıca pıhtılaşmada, hücresel bağışıklık düzenlemesinde, epitel rejenerasyonunda ve hücre dışı matris birikiminde önemli bir rol oynar. , hücre çoğalmasının ve farklılaşmasının düzenlenmesine veya bakteriyel hücre zarı yapılarının korunmasına katılabilir, epidermal hücre çoğalmasını uyarabilir, fibroblastlar tarafından kolajen birikimini destekleyebilir, inflamatuar faktörleri inhibit edebilir, hücre çoğalmasını ve göçünü destekleyebilir, granülasyon dokusu oluşumunu ve anjiyogenezisi destekleyebilir ve ciltteki inflamatuar yanıtı düzenleyerek yara yüzeyinin epitelizasyon sürecini hızlandırabilir.

Çok sayıda klinik çalışma, yaralarda çinko içeren tıbbi pansumanların kullanılmasının iyileşme süresini kısaltabileceğini göstermiştir. Yara tedavisi bağlamında, çinko pansumanlarda öncelikle çinko oksit (ZnO) veya çinko sülfat () formunda bulunur; burada, parçacıkları suda çözünmez ve proteinler içeren sulu bir çözeltide çözülür. Bu nedenle, yaraya sürekli ve yavaş bir şekilde salınabilir, ancak yavaş salınım etkisi göstermez.

Magnezyum () Etkileri

hücrelerde en bol bulunan katyonlardır ve yumuşak dokularla yakından ilişkilidir. konsantrasyonu, insan deri fibroblastlarının göçünü ve yapışmasını doza bağlı bir şekilde etkiler; mol/L ve mmol/L çözeltileri fibroblastların göçünü önemli ölçüde destekleyebilir. , mol/L'lik bir tepe konsantrasyonunda insan göbek kordonu endotel hücrelerinin göçünü düzenleyebilir ve ayrıca anjiyogenezi destekler. , olgun yara dokusunun rejenerasyonu için gerekli olan kolajen sentezini destekler.


Akne İzleri Skarlarında Subsizyon ve Kombinasyon Tedaviler

Akne, çoğunlukla - yaş döneminde görülen yaygın bir cilt hastalığıdır. Hastalık, ciltteki pilosebase ünitlerin (kıl-sebase yağ bezi) hiperkeratinizasyonu, androjen aracılı aşırı sebum üretimi ve Cutibacterium acnes'in çoğalmasından kaynaklanan inflamatuar reaksiyonlarla gelişmektedir.

Pilosebase ünitlerdeki inflamasyona bağlı gelişen doku hasarı, hücre dışı destek dokunun yeniden yapılanması ile onarılmaya çalışılır. Ancak inflamasyonun şiddeti ve süresi ciltte daha derin doku hasarına neden olurken, doku onarımındaki dengesizlik akne izlerinin gelişmesine yol açmaktadır.

Bu olumsuz süreç sıklıkla, cilt seviyesinde çökmeler yapan atrofik akne izleri ile sonuçlanmaktadır. Atrofik izler, ciltten kabarmalar yapan hipertrofik veya keloidal akne izlerinden daha yaygın görülür.

Atrofik skarlar, klinik görünümlerine göre üç ana alt tipe ayrılır:

  1. Icepick Skarlar (Buz Kıracağı İzleri): Buz üzerinde buz kıracağı izlerine benzerler. Dar atrofik izlerdir ve retiküler dermise, bazı durumlarda ise hipodermise kadar uzanabilirler.

  2. Boxcar Skarlar (Yük Vagonu İzleri): Yük vagonuna benzeyen, dikey duvarları ve düz bir tabanı olan oval veya dikdörtgen şekilli atrofilerdir. Daha sığ boxcar izleri papiller dermise kadar uzanabilirken, daha şiddetli olanlar retiküler dermisi geçebilir.

  3. Rolling Skarlar (Vadi İzleri): Vadiye benzerler. Geniş, uzun ancak en sığ derinliğe sahiptirler ve nadiren retiküler dermise kadar ulaşırlar.

Akne sonrası bu tür izlerin tedavisi için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Bunlar arasında şunlar yer alır:

  • Kimyasal peeling
  • Otolog yağ dokusu, PRGF ve dolgu enjeksiyonları
  • Subsizyon
  • Lazerle cildin yüzeysel yenilenmesi
  • Mikroiğneleme

Atrofik Akne İzlerinin Tedavisinde Subsizyon

Subsizyon, cilt bütünlüğünü bozan bir cerrahi kesi yapılmadan, özel iğneler kullanılarak deri altı dokularında kesiler yapılması olarak tanımlanan minimal invaziv bir prosedürdür. Bu yöntem, deri seviyesinde çökmeler yapan atrofik akne izlerinin tedavisinde kullanılır. Son yıllarda, bu prosedürden elde edilen sonuçları en üst düzeye çıkarmak için farklı enstrümanlar ve diğer tedavilerle kombinasyonlar geliştirilmiştir.

Subsizyon Mekanizması

Subsizyon, yılından bu yana atrofik akne skarlarında kullanılmaktadır. Bu minimal invaziv yöntem, atrofik skarda cildi aşağı doğru çeken fibrotik bant yapışmalarının özel iğnelerle fiziksel olarak parçalandığı bir süreçtir.

Subsizyon ile atrofik skarlarda elde edilen klinik cevap iki aşamalıdır:

  1. Cildin Yükselmesi: İlk olarak, cilt altında bulunan fibrotik bantların dermis seviyesinde kesilerek cildin fiziksel olarak yukarı doğru yükselmesi sağlanır.

  2. Yeni Destek Doku Üretimi: İkinci olarak, subsizyonla atrofik skar zemininde oluşturulan kontrollü yaralanma, yeni destek dokusunun (kollajen) yapımını tetikleyerek cildin optimum yükselmesini sağlamaktadır.

Bu işlem için özel iğnelerle atrofik skarın zeminine girilerek ayırma işlemi manuel olarak gerçekleştirilir.

Subsizyon prosedüründe genellikle dört farklı enstrüman kullanılmaktadır: iğneler, kanüller, cerrahi teller ve künt uçlu kanüller.

1. Keskin Uçlu İğneler: Keskin uçlu iğneler, subsizyon için en ideal enstrümanlar olarak değerlendirilmekle birlikte, optimum sonuçlar için genellikle birden fazla seansa ihtiyaç duyulur ve hematomlar oldukça sık görülür.

  • Uygulama: Prosedüre başlamadan önce uygulama alanına povidon-iyot veya klorheksidin glukonat gibi topikal bir antiseptik sürülür, ardından epinefrin ile birlikte veya lidokain kullanılarak lokal anestezi yapılır.

  • Teknik: Keskin uçlu iğne, atrofik skarın kenarından dermal-subkutan birleşke seviyesine kadar sokulur. Fibrotik bağlar, iğnenin ileri-geri hareketi ve yelpazeleme hareketi ile kesilir.

  • Boyut: Atrofik skarın derinliğine göre - (bazen ) gibi ince, daha derin atrofiler için ise kalın iğneler kullanılmaktadır. İğnenin fibrotik bağları kesmesi sırasında deri yüzeyine paralel hareketi için düz iğneye açılar verilebilir.

2. Künt Uçlu İğneler ve Kanüller: Künt uçlu iğneler ve kanüller, keskin uçlu iğne subsizyonuna alternatif olarak kullanılır.

  • Avantaj: Kanüllerin keskin uçlulara göre göreceli olarak uzun ve esnek olmaları ve daha az hematom geliştirme riskleri nedeniyle tercih edilirler.

  • Seans Sayısı: Keskin uçlu iğne subsizyonunda olduğu gibi, kanül subsizyonunda da istenen etkiyi elde etmek için birden fazla seans gerekir.

3. Cerrahi Teller: Keskin iğneler ya da kanüller ile gerçekleştirilen geleneksel subsizyonun, fibrotik dokuların yetersiz bir şekilde serbest bırakılmasını sağlaması nedeniyle, bunun yerine kesi sağlayan cerrahi teller kullanılabilir.

  • Kullanım Alanı: Sadece atrofik akne skarları değil, aynı zamanda derin nazolabial kıvrımlar, marionette çizgileri ve yanak çizgilerinde de kullanılmaktadır.

  • Kombinasyon: Özellikle subsizyonun hemen ardından otolog yağ, PGF ya da dermal dolgular (kalsiyum hidroksiapatit veya poli-L-laktik asit) yapıldığında çok daha etkilidir. Tel subsizyonu ve dolgu enjeksiyonları, serbest bırakılan atrofik skarın yeniden bağlanmasını önlediği için ek fayda sağlamaktadır.

4. Özel Enstrümanlar: Bunlar son yıllarda kullanılmaya başlanan özel tasarlanmış enstrümanlardır. Bu özel enstrümanlar arasında, cilt altında fibrotik bağları etkili bir şekilde yakalamak için uçları W şeklinde tasarlanmış iğnelerden, ucunda kesici yan aparatı olan kanüllere kadar oldukça farklı tasarımlar bulunmaktadır.

Subsizyon ve Kombinasyon Tedavileri

Subsizyon, tek başına atrofik yara izleri için etkili bir tedavi olduğu kanıtlanmış ve sürekli gelişen bir prosedürdür. Ancak özellikle şiddetli ve karışık akne yara izi profillerine sahip hastalar için, subsizyon içeren kombine tedavilerden tek başına subsizyondan daha fazla fayda sağlandığı gösterilmiştir.

Subsizyon, yukarıda tanımlanan yöntemlerden (iğneler, kanüller, cerrahi teller vb.) birisiyle uygulandığında iki temel mekanizmayı tetikler:

  1. Fiziksel Yükselme: İlk olarak, cilt altında fibrotik bantların dermis seviyesinde kesilmesiyle cildin fiziksel olarak yukarı doğru yükselmesi sağlanır.

  2. Kollajen Üretimi: İkinci olarak, subsizyonla atrofik skar zemininde oluşturulan kontrollü yaralanma, yeni destek dokusunun (kollajen) yapımını sağlayarak cildin optimum yükselmesini destekler.

Bu klinik cevabın seanslarda artırılması ve iyileşmenin maksimize edilmesi için subsizyon, diğer tedavi protokolleri ile kombine olarak kullanılmaktadır.

Kombine Tedaviler İçin En Yaygın Seçenekler

Subsizyonun Trombositten Zengin Plazma (PRP), PRGF ve Otolog Yağ Greftleri ile Kombinasyonu

Subsizyon, cilt altında fibrotik bantları keserek cildi yükseltirken, uygulanan kontrollü hasarın iyileşmesini hızlandırmak ve kolajen üretimini optimize etmek amacıyla sıklıkla biyolojik ajanlarla kombine edilir.

  • PRP ve PRGF Kombinasyonu: PRP (Trombositten Zengin Plazma) ve PRGF (PRP Plazma Jeli) tedavileri, subsizyonla uygulanan en yaygın kombinasyonlardır.
    • Uygulama: PRP ve PRGF, atrofik akne skarlarına - iğneler kullanılarak subsizyon yapılırken aynı anda enjekte edilmektedir.
    • Mekanizma: Bu kombinasyon, subsizyonun neden olduğu kontrollü hasarın hızlandırılmış iyileşmesini sağlarken, artan kolajen üretimi ve dermal yeniden şekillenme (remodelling) sürecini optimize etmektedir.
  • Otolog Yağ Greftleri: Subsizyondan hemen sonra yapılan otolog yağ enjeksiyonları ve PRGF ile elde edilen sonuçlar, tek başına subsizyonla kıyaslandığında oldukça etkili sonuçlar vermektedir. Bu yöntem, kesilen fibrotik bantların tekrar yapışmasını engellemeye yardımcı olarak uzun süreli düzelme sağlamayı hedefler.

Subsizyonun Dermal Dolgular ile Kombine Kullanımı

Dermal dolgular, subsizyon sonrası tedavinin sonuçlarını pekiştirmek için kullanılan bir kombinasyon protokolüdür. Bu protokolün temel amacı, fibrotik bağların kesilerek serbest bırakılmasının ardından dermal hacmi geri kazandırmak ve cildin yüzeyini kalıcı olarak yükseltmektir.

Bu kombinasyon, özellikle şu dolgu türleri ile etkilidir:

  • Çapraz Bağlı Hyaluronik Asit (HA): Subsizyon sonrası anında hacim sağlar ve fibrotik bantların yeniden yapışmasını engellemeye yardımcı olur.

  • Poli-L-laktik Asit (PLLA): Zamanla kollajen üretimini tetikleyerek uzun süreli skar iyileşmesine katkıda bulunur.

Bu tür dolgular, özellikle cerrahi tel subsizyonları sonrasında dermal hacmi desteklemek için sıklıkla enjekte edilmektedir.

Subsizyonun Kimyasal Peeling ile Kombine Kullanımı

Subsizyon ve kimyasal peeling, akne izi tedavisinde sıklıkla kullanılan bir kombinasyondur. Bu yaklaşım, subsizyonun fiziksel ayrıştırma etkisini kimyasal yenilenme ile birleştirir. Kombinasyon protokolü şöyledir:

  • Önce subsizyon işlemi yapılır.

  • Hemen ardından, TCA (Trikloroasetik Asit) veya fenol gibi kimyasal ajanlar, atrofik akne skarlarının üzerindeki cilde (çevredeki sağlıklı deriyi koruyarak) uygulanır.

Kullanım amaçları ve riskler:

  1. Rolling Skarlar: Bu kombinasyon, özellikle geniş ve sığ olan rolling skarlarda tercih edilmektedir.

  2. Icepick Skarlar (CROSS Peeling): Kimyasal peeling'in özel bir formu olan CROSS (Chemical Reconstruction of Skin Scars) peeling, icepick skarlarda tek başına da kullanılmaktadır. Bu teknikte kimyasal ajan, doğrudan izin içine nokta şeklinde uygulanır.

  3. Risk: Kimyasal peeling ajanlarının uygunsuz şekilde uygulanması durumunda skarların genişlemesine neden olabileceği unutulmamalıdır. Bu nedenle uygulama hassasiyet ve deneyim gerektirir.

Subsizyonun Lazerler ile Kombine Kullanımı

Subsizyon, cilt yenileme uygulamaları sunan lazerlerle birleştirildiğinde, atrofik akne izlerinin tedavisinde oldukça etkili bir kombinasyon oluşturur.

Enerji bazlı kontrollü cilt hasarı yaparak çalışan lazerler ile cilt yenileme uygulamaları, normalde atrofik akne skarlarında tek başına da kullanılmaktadır. Ancak subsizyon ile eş zamanlı olarak bu lazerin fraksiyonel modunun kullanılması tercih edilir. 

Bu kombinasyon, cilt dokusunda gereken ablasyon kapsamını azalttığı için iyi bir sinerji yaratır. Subsizyon, cildi aşağı çeken fibrotik bantları serbest bırakarak izi yukarı çekerken; fraksiyonel lazer, cildin yüzeyini kontrollü hasarla yenileyerek ve kollajen üretimini tetikleyerek dermal yeniden şekillenmeyi destekler.

Bu kombine tedavi, özellikle boxcar ve rolling skarların tedavisinde iyi sonuçlar vermektedir. 

Subsizyonun Mikroiğneli Radyofrekans (RF) ile Kombine Kullanımı

Mikroiğneli Radyofrekans (RF), - uzunluğundaki mikroiğneler aracılığıyla cilde kontrollü hasar ve ısı (radyofrekans enerjisi) uygulayarak cilt yenileme uygulamalarında ve atrofik akne skarlarında tek başına kullanılan bir yöntemdir.

Subsizyon ve mikroiğneleme kombinasyonu, skar tedavisinde oldukça başarılı bir sinerji oluşturur. Subsizyon fibrotik bantları keserek skarın serbest kalmasını sağlarken, mikroiğneli RF termal hasar yaratarak derin kollajen üretimini güçlü bir şekilde uyarır. 

Daha iyi sonuçlar elde etmek için, bu kombinasyon genellikle daha fazla seans gerektirir ve diğer müdahaleler ile birleştirilmektedir:

  1. PRP Kombinasyonu: Son yıllarda subsizyon ve mikroiğneleme prosedüründen hemen sonra topikal olarak Trombositten Zengin Plazma (PRP) uygulanması yaygınlaşmıştır. Bu, iyileşmeyi ve doku rejenerasyonunu hızlandırmayı amaçlar.

  2. Kimyasal Peeling Kombinasyonu: Yine subsizyon ve mikroiğneleme uygulamasının hemen ardından, özellikle küçük ve derin skarlar için fenol CROSS peeling de kullanılmaktadır.


Su Çiçeği Benzeri Yara İzleri, Variolifrom Skarlar, Atrofik Skarlar

Derinin hasarlanması sonrası doku iyileşirken yara izi, skar oluşur. Skar dokusu, deri ekleri olarak (ter, kıl ve sebase bezler) tanımlanan adneksal yapıların kaybıyla birlikte, damarsal yapılarında ve/veya pigmentasyonunda değişimler olurken deriden kabarmalar ve çökmeler gösterebilir. Skar dokusunda normal dermal bileşenlerin yerine yoğun sklerotik doku görülmektedir. Bu nedenle doğrusal, yuvarlak, atrofik, hipertrofik, sigara kâğıdı benzeri ve keloidal gibi çeşitli klinik görünümlerde yara izleri tanımlanmıştır. Varioliform yara izi genellikle çiçek hastalığı yara izlerini taklit eden çukur benzeri ve/veya solucansı, keskin kenarlı sığ yara izlerini tanımlamak için kullanılır. Varioliform yara izleri birçok dermatolojik rahatsızlıkla birlikte görülmektedir.

Varioliform yara izleri, vücutta dağılımlarına göre genel olarak iki gruba ayrılabilir:

  1. Yaygın cilt lezyonlarına neden olan durumlar

  2. Lokalize cilt lezyonlarına neden olan durumlar

Her alt durum, ilişkili cilt hastalığının türüne göre; bulaşıcı, döküntülü cilt hastalıkları, inflamatuar cilt hastalıkları, perforan cilt hastalıkları, genetik geçişli cilt hastalıkları, lenfoproliferatif bozukluklar, ışığa karşı aşırı duyarlık gösteren cilt hastalıkları ve diğerleri şeklinde ayırt edici özellikleri ile gruplandırılmaktadır.

Suçiçeği (Varisella) Sonrası Atrofik Skarlar

Varisella zoster virüsü (VZV) enfeksiyonu, genellikle çocukluk dönemi döküntülü hastalıklar arasında tanımlanır ve suçiçeği ile sonuçlanır. Ateş ve kendini sınırlayan deri döküntüsüyle kendini gösterir. Döküntü polimorfiktir; sıklıkla gövdede yerleşim göstermektedir ve farklı klinik evrelerdeki lezyonlar beraber görülebilir. Ciltte maküller olarak başlar ve hızla papüllere, ardından veziküllere dönüşür. Sonra lezyonlarda kabuklanma görülür ve varioliform skarlarla veya skar olmadan hiperpigmentasyonla iyileşme olmaktadır. Daha detaylı bilgi için...

Çiçek ve Maymun Çiçeği Sonrası Atrofik Skarlar

Variola virüsünün neden olduğu çiçek hastalığı 1980 yılında dünya çapında ortadan kaldırıldı. Salgınlar ve aşılamanın yetersiz olduğu dönemlerde çocukları ve ergenleri yüksek ölüm oranıyla etkiledi. 1980 öncesi doğumlularda yüzde tipik varioliform atrofik skarlara rastlamak mümkündür.

Hastalık, aniden grip benzeri semptomların başlamasıyla ortaya çıkmakta, gövdeden çok yüz, kollar ve bacaklar gibi periferik tutulum eğiliminde monomorfik (aynı klinik evrede olan lezyonlar) bir döküntü ile kendini göstermektedir. Lezyonlar maküllerden papüllere, veziküllere ve kabuklar oluşturan püstüllere ilerlemekte ve geride atrofik yara izleri bırakmaktadır.

Maymun çiçeği hastalığı, çiçek hastalarının kliniğine benzer belirtileri olan maymun çiçeği virüsünün (MPXV) neden olduğu bir zoonozdur (hayvanlardan insanlara bulaşan bir virüs). Ağustos 2024 tarihinde DSÖ Acil Durum Komitesi, hastalığın uluslararası öneme sahip bir halk sağlığı acil durumu oluşturduğu tavsiye görüşünü paylaştı ve alarm düzeyini 1 dereceye yükseltti.Daha detaylı bilgi için...

Papülonekrotik Tüberküloz Sonrası Atrofik Skarlar

Hematojen yayılım nedeniyle Mycobacterium tuberculosis'e karşı oluşan bir cilt aşırı duyarlılık tepkisidir. Çoğunlukla genç yetişkinlerde, merkezi ülserasyon ve kabuklanmayla seyreden, asemptomatik koyu eritematöz nekrotizan papüllerin kronik, tekrarlayan bir patlaması olarak görülür ve varioliform skarlar gelişmektedir. Tüberkülozun yaygın görüldüğü bölgelerde kol ve bacaklarda, gövdede, yüzde ve çok nadiren peniste görülebilmektedir.

İkincil Frengi (Sifiliz) Sonrası Atrofik Skarlar

Püstüler sifiliz (lues maligna / malign sifiliz), HIV hastalarında sıklıkla görülen ve varioliform skarlaşmaya neden olabilen nadir bir sekonder sifiliz türüdür (%2'den az). Akut başlangıçlı, yaygın, püstülo-ülseratif lezyonlarla birlikte yaygın lenfadenopati ile ortaya çıkar. Döküntüde iğne başı şeklinde derin dermal hassasiyet ortaya çıkabilir ve Buschke-Ollendorff belirtisi olarak adlandırılır. Daha detaylı bilgi için...

Leişmanyazis (Şark Çıbanı) Sonrası Atrofik Skarlar

Leişmanyazis; enfekte tatarcık sineklerinin kan emme işlemi sırasında bulaştırdıkları leişmanya grubu hücre içi parazitlerin memeli konaklarda oluşturduğu bir hastalık grubudur. Deride veya mukozalarda şekil bozuklukları yapan cildi tutan formlarının yanında, ölüme neden olabilen iç organ tutulumlu formları da bu hastalığın geniş klinik spektrumunu oluşturur. Leişmanyazisin türlerine ve tutulumun şiddetine göre farklı hastalık tabloları ortaya çıkmaktadır. Cilt tutulumları sonrası atrofik skarlar gelişebilmektedir. Daha detaylı bilgi için... 

Reaktif Perforan Kolajenoz Sonrası Atrofik Skarlar

Reaktif perforan kolajenoz, dermiste değişen kolajenin epidermisten dışarı atılması olarak tanımlanır. Ailevi formları genellikle erken yaşta, herhangi bir sistemik ilişki olmadan ortaya çıkar. Sonradan gelişen, edinilmiş formları ise diabetes mellitus, kronik böbrek hastalığı, hipotiroidizm, lenfoma ve hiperparatiroidizm ile ilişkili olarak ortaya çıkabilir. Gövde, üst ve alt ekstremitelerde bulunan merkezi yapışık keratotik tıkaçla seyreden kaşıntılı eritematöz papüller ve nodüllerle karakterizedir. Kabuğun çıkarılması, krater benzeri bir çukuru ortaya çıkarır.

Yaygın Perforan Granüloma Annülare Sonrası Atrofik Skarlar

Yaygın perforan granüloma annülare, göbekli papüllerle karakterize, merkezinde mukoid materyal bulunan granüloma annülare'nin nadir görülen bir alt tipidir. Lezyonlar kol ve bacaklarda ve gövdede görülür. Neden olarak böcek ısırıkları, viral enfeksiyon, travma, ultraviyole radyasyon, diabetes mellitus ve tiroidit suçlanmaktadır. Daha detaylı bilgi için...

Pitriazis Likenoides Varioliformis Akuta (PLEVA) Sonrası Atrofik Skarlar

PLEVA (Pitriazis Likenoides Varioliformis Akuta), çocukları sıklıkla etkileyen nadir görülen, iyi huylu bir lenfoproliferatif hastalıktır. Ateş ve lenfadenopati genellikle mevcuttur.

Cilt belirtileri arasında; gövde, kol ve bacakların kıvrım yüzeyini tutan ve varioliform skarlarla iyileşen, kabuklar, ülserler, veziküller veya püstüller oluşturan, kaşıntılı veya asemptomatik, kendiliğinden gerileyen eritematöz veya purpurik papüllerin tekrarlayan lezyonlarının ani başlangıcı bulunur.

Lenfomatoid Papülozis Sonrası Atrofik Skarlar

Tekrarlayan, asemptomatik veya hafif kaşıntılı, nekroz gelişebilen veya gelişmeyen papülonodüler lezyonlarla karakterize, agresif olmayan bir kutanöz T hücreli lenfomadır. Cilt lezyonları gövde ve uzuvları tutma eğilimindedir ve atrofik skarlarla iyileşir. Bu hastalarda daha sonra hematolojik maligniteler gelişebileceği için dikkatli değerlendirilmelidir

 

Hidroa Vaksiniforme Benzeri T Hücreli Lenfoma Sonrası Atrofik Skarlar

Çocukluk çağından kalma Epstein-Barr virüsü ile ilişkili T hücreli lenfomanın nadir bir alt grubudur. Koyu cilt tiplerinde daha yaygındır. Yüz ödemi ve tekrarlayan pruritik veya ağrılı, infiltre ve eritematöz papüller ve nodüller, veziküller, nekrotizan ülserler ve varioliform skarlarla iyileşen kabuklanmalarla kendini gösterir. Hidroa vaksiniforme'nin aksine, bu lezyonlar güneşten korunan bölgelerde de ortaya çıkabilir. Hastalarda ateş, lenfadenopati ve hepatosplenomegali olabilir.

Lipoid Proteinozis ile Birlikte Atrofik Skarlar

Lipoid proteinozis veya Urbach-Weithe hastalığı, nadir görülen otozomal resesif genetik bir hastalıktır. genindeki bir mutasyon nedeniyle vücudun farklı bölgelerinde amorf hiyalin materyal birikimine ikincil olarak klinik bulgular ortaya çıkmaktadır. Erken bebeklikte ses tellerinin tutulumu ile ses kısıklığı başlar; ciltte tekrarlayan hemorajik veziküller, büller, maküller, papüller ve bunların iyileşme sürecinde atrofik skarlar ve cilt renginde nodüller gelişmektedir. Büyük (makroglossi) ve hareketleri kısıtlanmış bir dil, kalınlaşmış lingual frenulum, kserostomi, moniliform blefarit ve tırnak distrofisi gözlemlenir. Solunum sistemi, üst sindirim sistemi ve merkezi sinir sistemi etkilenebilir.

Degos Hastalığı ile Birlikte Atrofik Skarlar

Malign atrofik papülozis olarak da bilinen Degos hastalığı, ciltte dermiste küçük damarların oklüzif arteriyopatisidir ve bazen sindirim sistemi ile merkezi sinir sistemini tutabilmektedir. Karakteristik cilt lezyonları, eritemli bir kenarla çevrili merkezi atrofiye sahip porselen beyazı papüllerdir. Cilt dışında diğer sistemlerin etkilenmesi (klasik klinik formu) ile %50'ye varan ölüm riski bulunmaktadır. Sadece cilt tutulumu ile seyreden izole kutanöz klinik formu iyi huylu bir seyir göstermektedir. Degos benzeri cilt lezyonları dermatomiyozit, sistemik lupus eritematozus ve skleroderma gibi bağ dokusu hastalıklarında spesifik olmayan cilt belirtileri olarak ortaya çıkabilmektedir. Bunların ortaya çıkması, bağ dokusu hastalıklarının sistemik vaskülopati riskini göstermesi açısından önemlidir.

 

Akne Nekrotika Sonrası Atrofik Skarlar

Kronik tekrarlayan kaşıntılı ve/veya inflamatuar papülonodüler lezyonların sonrasında hızla nekrotize olarak atrofik skarlar ile iyileştiği nadir görülen bir hastalıktır. Hastalığın akne vulgaris ile hiçbir ilgisi yoktur ve piyodermanın olası bir çeşididir. Sıklıkla baş ve boyun bölgesine yerleşmektedir; karakteristik lezyonlar eritematöz foliküler papül veya püstüller olarak başlamakta, hızla nekroze olmakta ve varioliform skarlar ile skatrisyel alopesi gelişmektedir.

Akne Vulgaris Sonrası Atrofik Skarlar

Akne vulgaris'in nodülokistik klinik formlarının sonrasında yüz ve sırt bölgesinde atrofik skarlar sıklıkla gelişmektedir.  Daha detaylı bilgi için...

Hidroa Vaksiniforme Hastalığı Sonrası Atrofik Skarlar

Nadir görülen bir fotosensitif bozukluktur ve genellikle erken çocukluk döneminde (1–7 yaş) veya ergenlikte (12–16 yaş) ortaya çıkar; erkeklerde daha sık görülür. Bu durum, ilkbahar veya yaz mevsiminde alevlenir. Kaşıntılı, eritemli maküller, güneş ışığına maruz kaldıktan birkaç saat sonra, yüz ve el sırtında, foto-maruz kalan bölgelerde bilateral simetrik bir şekilde ortaya çıkar. Sonraki birkaç saat içinde, maküller veziküller veya hemorajik kabarcıklar içeren hassas papüller veya plaklar oluşturmak üzere ilerler. Lezyonlar hemorajik kabuklanma ile göbeklenir ve birkaç hafta içinde kalıcı varioliform izlerle iyileşir. Gelişim yaşı ve tipik dağılım, tanısal bir ipucu görevi görür. Daha detaylı bilgi için...

 

Cilt Porfirileri Sonrası Atrofik Skarlar

Porfiriler, kırmızı kan hücreleri (eritrositlerde) bulunan porfirin-hem biyosentezi işlemindeki (oksijen taşıyıcı bir protein olan hemoglobinin yapısını oluşturan 'Hem' proteinidir) bir takım enzimatik bozukluklara bağlı olarak porfirinler gibi ara ürünlerin kan ve dokularda aşırı birikimine ve buna bağlı olarak ortaya çıkan, çoğu genetik geçişli bir grup hastalıktır. Birikim sonucu fotokimyasal hücre yıkımına bağlı olarak deride ve birçok organ ile sistemde metabolik bir hastalık tablosu gelişmektedir. Klinik olarak yüz ve ellerin sırtını tutan cilt lezyonları ile ışığa aşırı duyarlılık vardır. Porfiriya cutanea tarda en yaygın türdür; eritropoietik protoporfiri (EPP) çocuklarda en sık görülenidir. Cilt lezyonları güneşe maruz kalan alanlarda yanma, ağrı ve ödem ile birlikte fototoksik reaksiyonlar gözlenir. Tekrarlanan güneşe maruz kalma, varioliform atrofik skarlara neden olmaktadır. Daha detaylı bilgi için...

Foliküler Keratozasyon Bozuklukları Sonrası Atrofik Skarlar

Foliküler keratinizasyon bozuklukları içerisinde en yaygın görülen klinik formu keratosis pilaris'tir. Keratosis pilaris'in klinik varyantları olan atrophoderma vermiculata, keratosis pilaris atrophicans faciei ve keratosis follicularis spinulosa decalvans'ta foliküler tıkaçlara ait papüllerde inflamasyon ve sonrasında atrofik skarlar gelişmekte, yerleşim yerlerinde saç, kaş, kirpik ve kıllarda kalıcı dökülmeler olmaktadır. Sıklıkla erken yaşta ortaya çıkar; yanaklar ve kulak önlerinde, kaşlar ve saçlı deride simetrik bal peteği benzeri atrofik skarlar ortaya çıkmaktadır. Daha detaylı bilgi için...

Atrofi Makülosa Varioliformis Kutis (Atrophia Maculosa Varioliformis Cutis) Sonrası Atrofik Skarlar

Ergenleri ve genç yetişkinleri etkileyen, inflamasyon olmaksızın maküler atrofik lezyonlarla karakterize nadir bir cilt hastalığıdır. Hindistan, Türkiye ve Çin'den birkaç ailevi vaka bildirilmiştir. Yüzde asemptomatik, sığ, keskin hatlı, varioliform veya noktalı atrofik skarlar ortaya çıkar. Lezyonlara eritem, pigmentasyon veya bal peteği deseni eşlik etmez. Neden tam olarak bilinmemektedir. Ekstrahepatik safra atrezisi, keratosis pilaris ve pakidermodaktili ile ilişkisi daha önce bildirilmiştir.

Lupus Miliaris Disseminatus Faciei

Erişkin yaş döneminde yüzü etkileyen, yer yer deriden kabarık, yer yer atrofik skarların gözlendiği asemptomatik papülopüstüler deri lezyonları görülmektedir.

Atrofik varioliform skarlar, yukarıda anlatılmaya çalışıldığı gibi geniş bir hastalık yelpazesine sahiptir. Erken tanı ve tedavinin düzenlenmesi için başlangıç yaşı, ilişkili bulgular ve semptomlara dayalı basitleştirilmiş bir algoritma kullanılabilir


Adres: Çakmak Erdem Hastahanesi, Alemdağ Cad. Sezer Sok. No: 3-5 Ümraniye - İstanbul
GSM: 0850 222 0 494
Bu sitedeki bilgiler doktor ya da eczacıya danışmanın yerine geçmez. Sitedeki bilgi, yorum ve görüntüler kişileri bilgilendirme amaçlı olup, tanı ve tedaviye yönlendirme amaçlı değildir.

© 2026 Hakan Buzoğlu.
ByFlash Web Agency